Bir Ayet

Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslam'a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
Bakara, 2/208

Bir Hadis

Enes'in (r.a.) haber verdiğine göre: Allah Resulü (a.s.): "Sahur yemeği yiyiniz. Çünkü sahur yemeğinde bereket vardır" buyurmuştur.
Müslim

Bir Dua

"Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz."
Araf- 23

Bir Söz

Üç şey kalbi öldürür: Çok yemek, çok uyumak, çok konuşmak.
Fudayl bin İyaz

Bir insan Mirac'ı inkar ederse durumu ne olur

Kategori: Kandil Geceleri

Bir insan Mirac'ı inkar ederse durumu ne olur 
 
“Müslüman’ım” diyen hiç kimsenin bu olayı inkâr etme hakkı ve lüksü yoktur. İsrâ’yı -ayetle sabit olduğu için- inkâr eden Müslümanlıktan çıkar, Mirac’ı inkâr eden de ehl-i fısk ve ehl-i bid’at olur.

Çünkü bu olay hakkında icma-ı ümmet vardır. Bu olayı tereddütsüz onaylayan, Ebubekir Sıddîk gibi “Şanlı Resûl ne diyorsa doğru diyordur.” diyen ve İslamiyet’i yaşayan, onu yaşatmak için malını, canını feda eden de “sıddîk”lar kervanına katılır, Ebubekir Sıddîk’la (ra) beraber haşr olur, onunla cennete kavuşur.

Ayet-i kerimede geçen “kulu” ifadesi incelik ve güzellik dolu

Kur’an-ı Kerim’de Mirac’la ilgili ayet-i kerimede geçen “abdihi=kulunu” kelimesi ne kadar sıcak, ne kadar sevgi dolu bir ifadedir. Allah’a kullukta sonsuz şeref ve saadet olduğundan dolayıdır ki Yüce Allah, başka isim ve ifadelere bedel, “abd=kul” kelimesini seçmiş, onu da kendisine izafe ederek “kulunu” demiştir. Çünkü kendi katında ve İslamiyet’te en büyük makam Allah’a kulluktur. Onun için Mevlana, “Ben en büyük hürriyeti Allah’a kullukta buldum.” demiş, adetâ bütün cihana duyururcasına haykırmış;

 

“Men bende şodem 
bende şodem bende şodem... 
Men bende bihizmet 
serafkende şodem, 
Her bende ki âzâd şeved şad şeved, 
Men şâd ez ânem ki 
türa bende şodem.” 
Yani; 
“Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum, 
Ben sana hizmette 
büklüm büklüm oldum, 
Köleler hürriyete 
kavuşunca sevinirler, 
Ben sana kul olduğum 
için seviniyorum.”

Allah’a kul olan kullara kulluktan, nefse kulluktan ve bütün esaretlerden kurtulur ve etki alanına giren, Allah’ın değil de arzularının kulu olan bütün köleleri ve esirleri özgürlüğüne kavuşturur. İşte Hz.Muhammed (sas) böyle bir kuldu. Bütün dünyayı Allah’a kulluğa davet etti; icabet edenlere de kulluktaki sultanlığı ve gerçek hürriyyeti armağan etti.

“Velayetiyle gitmiş, risaletiyle dönmüş”ten ne anlamalıyız?

Cenab- Hak, Mirac’ı anlattığı ayette “Rasûlünü “ demedi de “kulunu” dedi. Bunun anlamı Allahu a’lem şu olsa gerek: Peygamberimiz Mirac’a peygamberlik unvanıyla gitmedi, kulluk unvanıyla ve kulluğundaki derin velayetiyle gitti. Çünkü Allah, makamlara, mevkilere, servetlere, suretlere, şöhretlere önem vermiyordu; gönüldeki takvaya, takvanın yaşama biçimine dönüşmesine, sevgiye ve kulluktaki derinliğe önem veriyordu. Peygamberimiz’in Allah’a öylesine muhabbeti, velayeti=dostluğu ve sevdası vardı ki, O’nun o dostluğu ve sevdası O’nu “a’lay-ı illiyyine=yüceler yücesine” attı, Maşuk-u Hakiki’sine ve Ezelî Sevgilisine kavuşturdu. Peygamberimiz halktan Hakk’a giderken velayetiyle gitti, çünkü o her şeyden önce kuldu. Halkın beka ve lika arzusunu Hakk’a takdim etti.

Hak’tan halka gelirken risaletiyle geldi. Çünkü O, Allah’ın elçisiydi. Hakk’ın halka mesajını ve hediyelerini getirdi. İşte “velayetiyle gitmiş, 
risaletiyle dönmüş” cümlesinin (Allahu a’lem) bir manası da bu idi.

Beyt-i Ma’mur 
Beyt-i Ma’mur, cemaatinin çokluğu ile canlı, neşeli, yedinci kat gökte bulunan, yerdeki Kâbe’ye karşılık gelen, meleklerin gökte Kâbesi sayılan, her gün 70 bin melek tavaf eder, kıyamete kadar bir daha da sıra gelmez. Beyt-i Ma’mur’dan sonra Sidre-i Münteha gelir.

Sidre-i Münteha ve Refref 
Sidre-i Münteha, Cebrail’in (as), Peygamberimize asıl şekliyle göründüğü, inciden yapılmış köşkleri ve misk kokulu topraklarıyla Cennetü’l-Me’va’nın gövdesi olan ve İlahî nurlarla aydınlanmış bulunan ışıl ışıl bir alemdir. Cennetü’l- Me’va, melekler, şehitler ve müttekîlerin ruhlarının barındığı yerdir. Sidre, Arş-ı A’la’nın altındadır. Cebrail (as) bir müddet daha Sidre-i Münteha’da Peygamberimiz’e arkadaşlık eder. Nihayet kaza ve kaderi yazan kalemlerin cızırtılarını işitecek noktaya gelirler. Tam bu sırada Cennet’ten yemyeşil bir Refref (ipek döşek) getirilir.

Fahr-i Âlem onun üzerine oturur. Melek Cebrail, Peygamberimize İlahî Huzur’un Eşiğine (Kürsî) varıncaya kadar yolu tarif eder, bundan sonrası için eşlik edemeyeceğini de, “Şayet ben bu sınırın ötesine geçecek olursam İlahî bir tecelli ile yanarım. Ancak sen bir davetlisin, ilerle!” diyerek mazeretini ortaya koyar. Çünkü burası, imkân âleminin, yaratıklar âleminin son noktasıdır. Bundan sonrası vücûb âlemidir. Allah’ın gayb âlemidir. Peygamberimizden başka hiç kimseye nasip olmamıştır. Bu noktayı Süleyman Çelebi şöyle mısralaştırır:

“Yürü kim meydan 
senindir bu gece 
Sohbeti sultan 
senindir bu gece 
Ermedi evvel 
gelen bu devlete 
Kimse layık 
olmadı bu rif’ate!”

Buradan itibaren Hz. Peygamber “Kudsiyet Alanı” içine giriverir; işte burada Kur’an-ı Kerim’e göre aralarında iki yay veya daha az bir mesafe kalmıştır.

Hz. Peygamber tahiyyat’tan ibaret şu selamını verir:

“et-Tahiyyatü lillahi v’es-salavatü v’et-tayyibatü” (Kudsî, saf ve gönülden selamlar Allah’a aittir.)

Biz de bu selamı şöyle anlıyor ve şu şekilde takdim ediyoruz: Allahım! Senin kudsî selamın, Senin, Seni eksiksiz övgülerin, peygamberlerin ve velilerin selamları, övgüleri, hamd ve şükürleri, canlı-cansız bütün varlıklar ve o varlıkların maharetleri, hünerleri, hikmetleri ve hareketleri, övgüleri, şükürleri ve teşekkürleri, hürmet ve muhabbetleri senindir, sana mahsustur. Çünkü eşya denilen tenteneli perdenin arkasında Sen varsın. Eşyayı yaratan, kullanan, yönlendiren ve çalıştıran Sensin. Allahü Tealâ buna şöyle cevap verir: “es-Selâmü aleyke eyyuhe’n-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekatühü.” (Ey Nebi! Selam sana! Allah’ın rahmeti ve bereketleri senin üzerine olsun.) Peygamberimiz ümmetini düşünerek şöyle bir karşılık verdi: “Es-Selâmü aleyna ve alâ ibâdillahissâlihîn” (Bizlere de ve Allah’ın iyi işler yapan salih kullarına da selam olsun.) Burada Yunus’un:

“Yedi kat gökleri seyran eyleyen 
Kürsünün üstünde cevlan eyleyen 
“Mirac’da Hak’tan ümmetini dileyen 
Adı güzel kendi güzel Muhammed”

mısralarında da görüldüğü gibi Mirac’da ümmetini dilediğini, dünyaya gelirken de “ümmetî ümmetî” dediğini, ömür boyu ümmetinin saadet ve selameti için görülmemiş eza ve cefalara göğüs gerdiğini, ahirette ümmetinin kurtuluşu için şefaat hakkını kullanacağını biliyoruz. Görüldüğü gibi her zaman ve her yerde ümmetini düşünen o şanlı ve Sevgili Peygamber’ini acaba ümmeti olan bizler ne kadar düşünüyoruz? Günde kaç defa hatırlıyor, kaç defa salat ve selam gönderiyoruz? O’nun davası gerçekleşsin diye, O’nun ilmi, irfanı, güzel ahlakı ve takvası herkes tarafından bilinsin, paylaşılsın ve yaşansın, bütün insanlık huzur ve adalete kavuşsun diye malımızla ve canımızla hangi fedakârlıklara katlanıyoruz? Hz. Peygamber’in emanet ettiği Kur’an-ı Kerim’i öğrenmek ve yaşamak için ne kadar zaman ayırıyor, bu uğurda hizmet edenlere ne kadar destek veriyoruz? Bu sorulara, her an gelmesi muhtemel olan ölümden sonra muhatap olursak kurtulabileceğimize inanıyor muyuz? Bu gece bunları düşünmenin zamanıdır, zannediyorum.

Mirac’ın teselli ve ikram boyutu

Mirac, Peygamberimiz’in velayetinin kerameti, risaletinin mucizesi, aynı zamanda Cenab-ı Hakk’ın Habibi’ne bir ikramı ve tesellisidir. Peygamberimiz, Allah’ın kelimesini yüceltme yani “Lailahe illellah Muhammedürresûlullah” ifadesini kabul ettirme uğruna çekmediği cefa, görmediği eza kalmamıştı. Bu yüzden inananları, Habeşistan’a hicret etmek mecburiyetinde kalmışlardı, sosyal boykota mahkûm edilmişlerdi, bunlardan başka bir de tutunduğu dallar birer birer kırılmış, vefalı hanımı Hatice’sini ve hiçbir zaman himayesini eksiltmeyen Ebu Talib amcasını kaybetmişti. Nihayet en sonuncu imkân, Taif’te bulunan uzak akrabaları yanında sığınılacak bir yer aramak olmuştu. Ne yazık ki orada da aradığını bulamamış, üstelik taşlanmış, haşlanmış ayakları kan içinde kalmıştı. Bütün bunlara rağmen O Şanlı Nebi’nin, Allah’a olan imanı, tevekkül ve teslimiyeti artmış; itimat ve güveni kuvvet kazanmıştı. İşte tam bu sıralarda Yüce Allah, büyük Mirac mucizesi ile Habib-i Edib’ini teselli etmiş, hiç kimsenin nail olamadığı bir mükâfata layık görmüş, çekip yüksekliğin göğüne veya göklerin yüksekliğine almış ve huzuruna kabul etmek gibi bir şerefle şereflendirmişti. Bu öyle bir şerefti ki, Mahzen-i Esrar sahibi Nizamî’nin engin ve renkli ifadeleri içinde, “Yıldızlar, yolunda kaldırım taşları gibi dizilmiş, melekler kendisine teşrifatçılık yapmış, yarım ay atının ayakları altında bir nal gibi kalmış, güneş O’nun ışık kaynağına sığınmıştı!”

Allah, bize bizden yakın iken böyle bir seyahatin hikmeti nedir?

Büyük bir ülkenin başkanının iki türlü icraatı olur.

Birincisi: Sıradan bir memuru ile muayyen bir konudaki işi hakkında telefonla görüşüp işini bitirmesidir.

İkincisi ise: Böyle hususi ve cüz’i bir iş değil, mühim, çok çeşitli ve geniş işler için büyük yetkilerle genel bir vali tayin etmesi, onun görevinin her tarafta bilinmesini temin etmesidir. Bu vali ile bazen özel telefon görüşmesi yapmakla beraber, bazen de bütün ülkeyi ilgilendirecek geniş çerçeveli işler hakkında görüşüp talimatlar vermek için, bütün ahalinin dikkatlerini çekecek tarzda, onu devlet merkezine davet eder, bilahare onun bildireceği hususların tamamen kendi talimatı çerçevesinde olduğunu herkese ilan eder. Misâldeki birinci şahıs veli, ikinci şahıs nebi olup, davet de Mirac’tır.

‘Kàb-ı Kavseyni ev ednâ’ ne demektir?

“İki yay aralığı kadar ya da daha yakın” demek olan bu tabir; esasında Efendimiz’in Mirac münasebetiyle Allah’a yakınlığının derecesini ifade eder. 
Kab-ı Kavseyni, mirac mucizesinin en son ve en ileri safhasında, Peygamber Efendimiz'in Cenab-ı Hakk'ın huzuruna mazhar olduğu manevî makamın ismidir. Bu ifade mecazîdir.

Risale-i Nur Külliyatında, Kab-ı Kavseyn için, "imkân ve vücub ortasında Kab-ı Kavseyn ile işaret olunan makam," denilmektedir. Buna göre söz konusu teşbihteki yaylardan birisi imkan diğeri ise vücub olmaktadır.

İmkân, bütün mahlukat âlemini, vücub ise, zât, şuunat, sıfat, efal ve esmânın tümünü ifade eder. Mahlukatın varlığı "mümkin," Allah'ın varlığı ise vaciptir. Mümkin, "olup olmaması eşit bulunan" şeklinde tarif edilir. Bütün mahlukat bu gruba girer.

Yaratılan her mahlukun, var olması yoklukta kalmasına tercih edilmiş demektir. Allah'ın varlığı ise vaciptir, yani varlığı zâtındandır ve olmaması imkansızdır. İşte mirac hadisesinde, Allah, beşerin en şereflisi Efendimiz'i (sas) yanına ve sohbetine müşerref kılmıştır. 
 
Zaman

Gösterim: 3339