Bir Ayet

Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslam'a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
Bakara, 2/208

Bir Hadis

Resûlullah (s.a.v.)şöyle buyurmuştur: "Halka teşekkürde bulunmayan Allah'a da şükretmez."
Tirmizî

Bir Dua

"Rabbim bağışla ve merhamet et. Sen merhametlilerin en iyisisin."
Mü'minun- 118

Bir Söz

En hayırlı cömertlik, ihtiyaç sahibini arayıp ona vermektir.
Ebû Süleyman Dârânî

Mirac’ın hakikati nedir?

Kategori: Kandil Geceleri

Mirac’ın hakikati nedir? 
 
Mirac’ın hakikati, Peygamberimizin “meratib-i kemalatta seyr-i sülûkündan ibarettir.”

Yani olgunlaşma mertebelerinde ilerleme kaydetmesi ve mesafe almasıdır. İlmen, fikren, halen ilerlemesi, kemal mertebelerini aşması, Sidre’ye uçması, Kàb-ı Kavseyn makamına yanaşması, Hakk’ın cemaline kavuşmasıdır.

Olgunlaşma nasıl ve ne ile olur?

Meratib-i kemalat denilen “olgunlaşma mertebeleri”, gezmekle, görmekle, anlamakla kazanılır. Efendimiz Hz. Muhammed (sas) Mirac’la kimsenin gezmediği yerleri gezmiş, göremediği yerleri görmüş, anlayamadığı şeyleri anlamıştır. Burak’a binmiş, berk sür’atiyle gitmiş, gökleri seyretmiş, menzilden menzile, daireden daireye girmiş, mertebeden mertebeye yükselmiş, Cenab-ı Hakk’ın her yerdeki hâkimiyet ve rubûbiyyetini görmüş, o dairelerin semalarında (göklerinde) yahut o semaların dairelerinde makamları bulunan ve kardeşleri olan peygamberlerle birer birer görüşmüş, tâ “kab-i kavseyn” tabiri ile ifade olunan imkân ve vücûb arası bir makama girmiş, zaman ve mekan kayıtlarından uzak olarak Cenab-ı Hakk’ın kelamına ve sohbetine muhatap olmuş, Cemal’ini görmekle şereflenmiştir. Ne büyük mazhariyyettir bu? Dünyada iken baş gözüyle kâinatin Yaratıcı’sını görmek, peygamberler de dahil hiç kimseye nasip olmamıştır. Onun içindir ki o göklerin, fizik ve metafiziğin yolcusuna, o Hakk’ın misafirine kemalat ve fazilette kimse ulaşamamıştır, onun için O eşsizdir.

 

Fena aleminden beka alemine girişi nasıl anlamalıyız?

Mirac, Hz. Muhammed (sas) Efendimiz’in fena aleminden, beka alemine girmesidir. Mirac, bir Dünyalı’nın (sas) ruhuyla ve cismiyle fizik aleminden ayrılıp metafizik alemine uçmasıdır. Anlatılması mümkün olmayan şeyleri bir anda görüp dönmesidir. Mirac olayını ve Mirac’da cereyan eden hadiseleri insan kavrayamayabilir. Çünkü beka aleminde görülenleri, fena aleminde ölçecek, tartacak bir alet yok.

Onun için Mirac’ın Sultanı, Hakk’ın davetlisi olan Peygamberimiz, cenneti, Cenab-ı Hakk’ın kudsî hadisinde geçen şu ifadelerle tanıtmak istemiştir: “Ben salih kullarıma öyle şeyler (ve öyle bir cennet) hazırladım ki, ne göz görmüş (onun gibisini), ne kulak işitmiş, ne de insan oğlunun hatır ve hayali (onun güzelliğini) canlandırabilmiştir.”

Peygamberimiz’in Mirac’a bir anda gidip dönmesini anlayabilmemiz için bir misal verelim: Bir anne karnında dördüz bulunduğunu düşünelim. Bir hikmete binaen anne karnı açılsa, o dördüzlerden biri dünyaya çıkarılsa dünya ve içindeki şeyler gösterildikten sonra tekrar anne karnına konulsa bu çocuk:

- Arkadaşlar! Ben bir anda dünyaya götürüldüm, getirildim. Dünyanın her yerini gezdim, her şeyini gördüm, dese yalan söylemiş olur mu? Olmaz. İşte Mirac hadisesi bu. Bir anda dünya ananın karnı açılıyor, fena aleminin kapıları açılıyor. İçimizden Birisi, Birincisi ve Sonuncusu ahirete alınıyor, gezdiriliyor, gökler ve göklerin sakinleri, Arş, Kürsi, Levh u Kalem, Sidre-i Münteha, Cennetler ve Mevla’nın cemali, Cehennem ve Cehennemlikler bir anda gösteriliyor tekrar dünyaya gönderiliyor,

Anne karnından dünyaya getirilen ve tekrar yerine konulan diğer arkadaşları:

- Madem bir anda dünyaya gittim geldim diyorsun, öyleyse dünya nasıl? Bize anlat, deseler; bu zat dünyayı onlara nasıl anlatsın? Anlatamaz. Anlatsa dahi dinleyenler anlayamaz, Çünkü dünya ile anne karnının hiçbir benzerliği yok ki, dağ dese anne karnında dağ yok, orman dese orman yok; yer, gök, ay, güneş, cennet gibi bir bahar, cehennem gibi bir kış var dese, hiçbirini anlayamazlar, Çünkü bunların hiçbiri anne karnında yok. Bu uzun ve şaşırtıcı cevapları bırakır da “dünya öyle bir yer ki ne gözünüz onun benzerini görmüş, ne kulağınız işitmiş, ne de hayaliniz canlandırabilmiştir” dese hem onları ikna etmiş olacak hem de meraklarını ateşlemiş olacaktır. İçlerinde “keşke biz de gidip görsek” arzusunu uyandıracaktır. Cenab-ı Hak da bu arzularını gerçekleştirecek, dokuz ay sonra onları umdukları dünyaya kavuşturacaktır.

Mirac’ın uzun mesafesiyle, “Andolsun ki, Biz insanoğluna şahdamarından daha yakınız!” mealindeki ayetin ifade ettiği mesafesizliği nasıl bağdaştırmalıyız? 
Cenab-ı Hak, bize son derece yakındır; biz ise O’na son derece uzağız. Güneş buna en güzel misaldir. Güneş, elimizdeki aynamız sayesinde bize son derece yakındır. Eğer güneşin şuuru olsaydı aynamız aracılığıyla bizimle konuşabilirdi de. Çünkü o ışığı ve ısısıyla bize bizden yakındır. Biz ise ondan, onun zatından 149,5 milyon kilometre uzağız. Teşbihte hata olmasın Şems-i Ezeli olan Allah, isim ve sıfat ışıklarıyla her şeye her şeyden daha yakındır. Çünkü Vacibü’l-Vücûd’dur, mekândan münezzehtir, hiçbir şey O’na perde olamaz. Fakat her şey son derece O’ndan, O’nun Zat’ından uzaktır. İşte Peygamberimizin uzun mesafeyi tayyederek (dürerek) gitmesi ve bir anda yerine gelmesinin sırrı ve sebebi budur. Biz güneşe gidecek olursak ne kadar uzun zaman alacağı malum. Ama güneş bize gelecek olsa ne kadar kısa zamanda o uzun mesafeyi katedeceği de bilinmektedir. İşte Peygamberimiz’in Mirac’ında böyle bir tecelli vardır. Yani Şems-i Ezelî’nin akrebiyetinin tecellisi. Mi’rac, Peygamberimiz’in velayetinin seyr-i sülûkudur. Veliler nasıl ruhanî seyr-i sülûklarıyla kırk günden tâ kırk seneye kadar iman mertebelerinin hakka’l-yakîn derecesine çıkıyorlar; bütün velilerin sultanı olan Peygamberimiz de sadece kalbi ve ruhuyla değil, cismi, duyguları ve latifeleriyle kırk sene yerine kırk dakikada, belki bir anda veliliğinin en büyük kerameti olan Mirac’la büyük bir cadde açmış, iman hakikatlarının en yüksek derecelerine gitmiş, Mirac merdiveniyle Arş’a çıkmış, Kàb-ı Kavseyn makamında Allah’a ve ahirete imanı gözüyle görmüş, cennete girmiş, ebedî saadeti müşahede etmiş, ümmetinin bütün velileri o Mirac’ın gölgesinde seyr-i sülûk yani kalbî ve ruhanî yürüyüş yapsınlar diye o büyük caddeyi açık bırakmıştır.

Mirac’a lüzûm var mıydı?

Peygamberimiz’e kadar geçen zaman içerisinde çeşitli bölgelerde birden fazla peygamber de bulunabiliyordu. Aynı anda, aynı bölgelerde iki peygamber görevlendirildiği de vaki idi. Peygamberimiz’le bu duruma son verilmiş oldu. Çünkü Cenab-ı Hak O’nu bütün bir âleme cin ve inse hatta bütün bir kâinata son peygamber olarak tayin etmişti. Çünkü zaman ahirzamandı. Ondan sonra bir daha peygamber gönderilmeyecekti. O nübüvvet müessesesinin hatemi, peygamberlerin sonuncusu Hatemü’l-Enbiya idi. Kıyamete kadar insanlığın tek mürşidi, müjdecisi, kurtarıcısı O ve O’nun nuru olacaktı. Kâinatın şerefi, gözü, gözdesi, âlemlerin fahri, insanlığın efendisi olan bir Zat’ın elbette ki kâinatı gezmesi, görmesi ve kâinat içindeki şeyin en yüksek maksadını, en büyük neticesini anlaması gerekiyordu, Ve her tabakanın ayrı ayrı kulluk vazifelerini bilmesi, Allah’ın rubûbiyyetinin saltanatını, hakimiyyetinin haşmetini müşahede etmesi, nelerle hoşnut olacağını öğrenmesi, gördüklerini ve öğrendiklerini anlatması; böylece Allah’ın saltanatının dellalı olması lazım geliyordu, Onun için Mi’rac gibi bir seyahate lüzûm görüldü. Çünkü oturarak edinilen bilgi ile, gezilerek, görülerek edinilen bilgi bir değildi. Onun için Peygamberimiz, Cenab-ı Hakk’ın emri ve izni ile kâinatı dolaştı, gökleri gezdi, gördü, Cenab-ı Hakk’ın en büyük dairesinin adı olan Arş-ı Azam’a çıktı imkân ve vücûb ortasında Kab-ı Kavseyn ile ifade edilen makama girdi ve Zat-ı Celil-i Zü’l-Cemal ile görüştü.

Peygamberimiz Mirac’a ruhu ile mi gitmiştir, yoksa cismiyle mi? Rüyasında mı gitmiştir, yoksa uyanıkken mi?

Bu sorunun cevabı tartışmalıdır. “Ruhu ile ve rüyada gitmiştir.” diyenler olduğu gibi; “hem ruhu hem de cesediyle gitmiştir.” diyenler de vardır. Bu ikinci görüşü benimseyen Veliyyullah Dihlevî, “Mirac bedenle cereyan etmiştir; ama o sırada beden, ruhun sıfatlarını taşır vaziyette bulunmuştur.” der. Bediüzzaman bunu: “Latif cismi, sür’atli ruhuna tabi olmuştur.” sözüyle ifade etmiştir. Her iki görüş mensupları kendilerini haklı çıkarabilecek deliller ortaya koyabilmekteler. Bediüzzaman bu meseleyi şu şekilde izah etmektedir: Yüce Allah mülkünde ve melekûtundaki harika ayetlerini (mucizelerini) göstermek, şu alemin tezgahlarını, kaynaklarını ve insanlığın ahirete ait amellerinin neticelerini Peygamberimize temâşâ (seyr) ettirmek istemiştir. Elbette Peygamberimiz’in, alem-i mubsirat (görülmesi gereken alem) in anahtarı hükmündeki gözünü ve alem-i mesmuat (işitilmesi gereken alem)deki ayetleri işiten kulağını Arş’a kadar beraber alması lazım geldiği gibi; ruhunun hadsiz vazifelerine sebep olan alet ve cihazlarının makinesi hükmündeki mübarek ismini dahi Arşa kadar götürmesi aklın ve hikmetin muktezası (gereği) dır. Cenab-ı Hak, hikmetinin gereği olarak Cennet’te cismi, ruha arkadaş edecek, çünkü ruh, dünyada iken kulluk vazifelerini cesetle beraber yapmıştır...

Bin türlü zorluklarla ve uçakla ancak birkaç kilometre yükseğe çıkılabilir, bir insan cismiyle binler senelik bir yolu nasıl bir kaç dakikalık bir zaman içinde gidip gelebilir?

Dünya gibi ağır bir cisim, fenni hesaplara göre yıllık hareketiyle bir dakikada 188 saatlik bir mesafeyi kat’ ediyor. Takriben 25 bin senelik bir yolu, bir senede alıyor. Acaba dünyamıza şu muntazam hareketi yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren Kudreti Sonsuz, bir insanı Arş’a çıkaramaz mı? Güneşe koyduğu çekim kanunuyla pek ağır bir cisim olan dünyayı, Mevlevî gibi güneşin çevresinde gezdiren Şems-i Ezel (Allah), rahmetinin cazibesiyle ve muhabbetinin cezbesiyle bir kulunu cismiyle beraber berk (şimşek) gibi Arş-ı Rahman’a çıkaramaz mı?

Miracın benzeri bir başka olay var mı?

Miracın benzeri olaylar o kadar çok ki hesaba gelmez. Mesela: Her göz sahibi, gözüyle yerden ta Neptun gezegenine kadar bir saniyede çıkabilir. Her ilim sahibi, astronomi kanunlarına binip, yıldızların ta arkasına bir dakikada gidebilir. Her iman sahibi, namazın rükünlerine fikrini bindirip bir çeşit mirac ile kainatı arkasına atıp, Huzur’a kadar gider. Her kalb sahibi ve her kâmil veli, seyr-i sülûk (ruhi yürüyüş) ile Arş’tan, Allah’ın isim ve sıfatlarının dairesinden kırk günde geçebilir. Hatta Şah-ı Geylanî ve İmam-ı Rabbani gibi zatlar, sadık ihbarlarıyla bir dakikada Arş’a kadar ruhen yürüdüklerini söylemektedirler. Nurani cisimler denilen meleklerin Arş’tan ferşe, ferşden Arş’a kısa bir zamanda gidip gelmeleri de Miracın bir emsalidir. Hem Cennet ehli, mahşerden Cennete kadar olan beş yüz senelik mesafeyi kısa bir zamanda almaktadırlar. Bu kadar örnekler gösteriyor ki: Bütün evliyaların sultanı, bütün mü’minlerin imamı Efendimiz’e (sas) layık bir seyr-i sülûk, bir seyahat, bir mi’rac olması haktır.

Resûlullah Efendimiz’e dünyada iken cennet ve cehennemin gösterilmesinin hikmeti nedir?

Bunda çok hikmetler vardır, biz sadece bir tanesini söylemekle yetineceğiz:

Cennetin iyilik ve güzellikleri sınırsız, cehennemin de azabı ve dehşeti sınırsızdır. Eğer onları Peygamberimiz dünyada iken görmeyip de kıyamet gününün başlarında görseydi, cennetin güzelliklerine dikkati takılabilir, ya da cehennemin dehşetinden korkabilirdi. Bu da, o gün şefaat bekleyen ümmetine bütünüyle yönelmesine engel olabilirdi. Onun için Yüce Allah Mirac Gecesi’nde bunları gösterdi ki o gün onlar kalbini ve dikkatini fazlasıyla meşgul etmesin. Etmesin ki o gün sadece ümmetini düşünsün, ümmetinin kurtuluşu için şefaat hakkını kullansın. Bu da merhameti sonsuz Allah’ın lütuf ve merhametinin ayrı bir tecellisi değil mi?

Birkaç dakikada binlerce senelik mesafeyi gitmek akıl almaz şey, ne dersiniz?

Cenab-ı Hakk’ın san’atında hareketler çeşit çeşittir. Mesela sesin sur’atiyle ışığın, elektriğin, ruhun ve hayalin sur’atleri farklı farklıdır. Gezegenlerin dahi hareketleri o kadar değişiktir ki akıl hayret etmektedir. Bunları kabul eden akıl, acaba latif cismi, sur’atli ruhuna tabi olan Hz. Peygamber’in ruh sür’atindeki hareketini nasıl reddeder? Bazen öyle olur ki bir veya on dakikalık bir rüyada meydana gelen hadiseleri uyanıkken yapmaya kalksanız belki yıllar alabilir. Demek oluyor ki bir zaman-ı vahid (tek bir zaman) (uyuyan ve uyanık) iki şahsa göre, birisine bir gün, birisine de bir sene olabilir.

Mirac seyahatinde beka aleminin varlıklarından biri olan “Burak”ın Peygamberimize tahsis edilmesinin sır ve hikmeti nedir? Merhûm Süleyman Çelebi neden onu hazin bir aşk macerası olarak naklediyor?

Beka aleminde aşk derecesinde O’nu sevdiklerini ilan ve ispat için Burak tahsis edilmiş, merhum Süleyman Çelebi de Burak’ın şahsında beka alemindeki bütün varlıkların Peygamberimize olan sevdalarını mısralara dökmüştür. Bu meselede şöyle denilmiştir:

“Resûl-i Ekrem’in getirdiği nur sayesinde ahiret yurdu ve cennet cin ve insanlarla şenlenecektir. Eğer O olmasaydı, Ebedî Saadet olmayacaktı, cennetin her mahlukundan istifade etmeye kabiliyetli olan cin ve insanlar, cenneti şenlendiremeyeceklerdi, böylece cennet sahipsiz ve virane kalacaktı. Bülbülün güle olan aşkı, hayvanlar aleminin, bitkiler alemine şiddetle muhtaç oldukları anlamına geldiği ve bu ihtiyacı dile getirmesi için de bülbül seçildiği gibi; beka aleminin yaratıklarının da Hz.Muhammed’e (sas) muhtaç ve minnettar olduklarını: “Adetâ ey Allah’ın Resûlü! Sen olmasaydın biz ne yaratılırdık, ne cennette olabilirdik, ne de Cennet nimetlerinden istifade edebilirdik!” dercesine Burak gibi varlıklar Allah’ın emriyle koşup gelmişler, onlar adına Peygamberimize karşı aşk ve sevdalarını dile getirmişlerdir. Mirac seyahatinde melekleri temsilen Cebrail, cennet hayvanlarını temsilen de Burak, Peygamberimizin hizmetine tahsis edilmiştir.


27.08.2005 
DR. VEHBİ KARAKAŞ 
Zaman

Gösterim: 5740